|
"Seni zehirli bir çiçek gibi kokluyorum Zonguldak"
18. Tünel'in ardı, "Sahipsiz Kent"; ZONGULDAK'tır!
.............................................................................................................................................................................
Not; Çekince notu konmamış yazı ve haberlerden, site adı belirtmek koşuluyla alıntı yapılabilir. Ancak, şiirlerin bir başka yerde yayımlanabilmesi, Mevlüt Kırnapçı'nın oluruna bağlıdır.
..............................................................................................................................................................
Devlet memuru basına bilgi verebilir mi?
Zonguldak Milli Eğitim Şube Müdürü Recep Demirtaş, makam odasındaki devletin envanterine kayıtlı dolapta bulunduğu ileri sürülen rakı, şarap ve wiski şişeleriyle gündemde.
Üstelik de eğer suçlama doğruysa, bunu Zonguldak valisi Erdal Ata ortaya çıkarmış. Her ne kadar, valilikçe bu haberler yalanlandıysa da, asıl konu bu değildir...
Şube Müdürü Recep Demirtaş, Pusula Gazetesi muhabirini makam odasına kabul edip, duruma ilişkin bilgi verdikten sonra, adı anılan dolabı gösterip, fotoğraf çekilmesine izin vermiştir...
Devlet Memurları Yasası, böylesi durumlarda makam sahibinin basına bilgi, belge ve görüntü vermesinin ancak üst amirinin onayıyla olabileceğini söylemektedir.
Recep Demirtaş'ın, Milli Eğitim Müdürü Harun Girgin'den izin alıp almadığını bilemiyoruz. Eğer, bu basın bilgilendirmesini kendi bildiğine yaptıysa, bu alenen işlenen bir suçtur ve hakkında idari işlem yapılmayı gerektirir...
Tam bir idari linç yaşatılmış birisi olarak kamuoyunun dikkatini çekmek istiyorum... Yasalar ve yönetmelikler, Mevlüt Kırnapçı'yı sürgün etmek için işletilirken, basına yönetmelik ve yasalara aykırı olarak bilgi veren şube müdürü için de işletilecek midir?
Bu sorunun yanıtını önümüzdeki günlerde göreceğiz!
..................................................................................................
Festival istiyorsunuz! Hem de; "Yoğurt Festivali"... İyi de, nerede yoğurt? Hani manda?
Bilmem kaç yıl üst üste "Sünnet Şöleni" yapmakla öğünen Çaycuma Belediyesinin aklına, sonunda Yoğurt Festivali yapmak geldi! Geldi de, geçmiş ola...
Doğum yerim olan Yeniköy'e giderken, kimi kez Çaycuma Bartın karayolunu değil, Çaycuma-Yolgeçen Köyü-Kahvecioğlu Köyü güzergahını kullanırım. Hatta, Perşembe üzerinden, Adaköy meralarına daldığım bile olur. Hem yol boyu güzelim çevreyi izlerim, hem de bol bol fotoğraf çekerim.
Bu arazilerde önceki yıllarda görülen manda, inek gibi süt hayvanlarının her geçen yıl azaldığını üzüntüyle görüyorum. Özellikle Çaycuma Süt Ürünleri Fabrikası öncülüğünde yapılan hayvancılık yönlendirmelerini bir yana koyarsak, bölgemizde tarımsal üretimin olduğu kadar hayvancılığın da özellikle manda yetiştiriciliğinin bitmek üzere olduğunu gözlemliyoruz.
Hepimizin bildiği gibi AKP iktidarının bir tarım politikası olmadığı gibi hayvancılık politikası da yoktur. Hatta programlarındaki bir iki tümcelik sembolik değinme dışında planlı bir hayvancılığı hedefleyen bir vurgunun da olmadığını görüyoruz.
Çaycuma Belediye Başkanı Yolgeçen Köyü doğumludur. Yolgeçen Köyü, çevresindeki birkaç köyle birlikte, Çaycuma Yoğurdu olarak ünlenen yoğurdun üretildiği, en çok manda yetiştirilen köylerdendi... Köylerdendi diyorum, çünkü, benim de yakından tanıdığım birkaç aile dışında, manda yetiştiren, pazara manda yoğurdu sunan aile kalmamıştır. Bu durum, Kahvecioğlu Köyü, Kahvecioğlu Çavuşlar Mahallesi, Adaköy, Helimler ve Tilkiler Köyü için de geçerlidir. Bu köylerin toplamında 100 manda yoktur! Oysa, çok değil 15-20 yıl önce, yalnızca Mithat Gülşen'in köyünde en az 100 manda vardı!
Durum böyleyken, manda yetiştiriciliğini bırakın, hayvancılığa yönelik somut bir destek ve yönlendirmesi olmayan iktidarın ve onun Çaycuma Belediyesinin hangi yoğurdun festivalini yapacağını sormak gerekiyor.
Çaycuma'da, manda ya da inek yoğurtçuluğu kendiliğinden bir oluşum sergilemektedir. Köylü Pazarındaki kadınlar, bir iki öbek halinde toplaşmakta ve bakraçlardaki yoğurtlarını satmaya çalışmakta, fiyatlandırmayı da aralarında elyordamıyla yapmaktadırlar.
Böyle mi olmalı? Sayın Gülşen'e ısrarla sormak gerekiyor; böyle mi olmalı? Bu mudur yani yoğurt üreticiliğinin desteklenmesi? Ayrı satış reyonları oluşturup, hafta içi de yoğurt satışı yapılamaz mı? Manda besiciliğine yönelik sıfır faizli krediler verilemez mi? Manda yetiştiricilerini bilgilendiren seminerler, eğitici kurslar verilemez mi? Teknik donanım konusunda destek verilip, modern araç gereç kullanımı teşvik edilemez mi?
Sayın Gülşen, siz hangi yoğurdun festivalini yapmayı düşünüyorsunuz? Sütaş'ın ya da Mis Süt'ün plastik kaplardaki yoğurdunun festivalini mi? Danone Yoğurdun mu? Yoksa, köylün olan komşularının el emeği göz nuru yoğurdun festivalini mi? Bunun için bugüne kadar ne yaptınız ki, "Yoğurt Festivali"ne sıra geldi diyorsunuz? Sünnet edilecek çocukların "şenliğini" düşüneceğinize, üretimin, üreticiliğin, emeğin, Çaycuma'nın festivalini düşünseydiniz ya... Bunları yapmış olsaydınız, Çaycuma'nın önemli sanayicilerinden Hüsnü Sami Alpan, ikinci fabrikası için Burdur'u mu seçerdi sizce? Yoksa, bunların yapılmasına engel Bostancılar Dağı mı? Biraz para toplayıp tıraşa devam edelim isterseniz!
Atalarımız; "Emek olmadan, yemek olmaz!" demişler. Manda ve inek yetiştiricilerine destek olmayanların, onları sahiplenmeyenlerin, onları kaderlerine terk edenlerin "Yoğurt Festivali"ni ağızlarına almaya hakları yoktur! Size ancak "Ayran Festivali" yakışır. Çünkü, siz her şeyin suyunu çıkardığınız gibi, elinizdeki yoğurtları da ayran ettiniz!
....................................................................................................
Ben bu bakışları bir yerden tanıyorum yaaa... Acaba nereden?
Ah bu insanlar... Çoğunlukla hep böyledirler. Bakarlar, bakarlar ve yine bakarlar!
Üretim ekonomisi yerine; tüketim ekonomisi uygulanır. Bu nedenledir ki işsizlik Avrupa ortalamasının en az beş katıdır. İnsanlarımız öyle bakarlar...
Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, devlet malı deniz hesabı ülkeyi zarara uğratma, üçkağıtçılık, fesatçılık, ihale yolsuzlukları, doğa talanı, vergi kaçakçılığı, din tüccarlığı, inanç sömürüsü, paradan para kazanma başta olmak üzere, sosyal doku paramparça edilmiş... İnsanlarımız öyle bakarlar...
İktidar partisi milletvekillerinden ve onların yönetiminden bir selpak mendili bile istemeyen lafazanlar, muhalefet partisi milletvekillerinin çivi çakmadığından söz ederler. Keser ellerinde çivi ellerinde basiretsizce memleketin içine ederler... İnsanlarımız öyle bakarlar...
Havaalanı diye uzun zamandır söylenen yalanlar orta yerde dururken, hala gözleri havada "Moral uçuşu yapacak uçak" gözlerler. Saf saf kargo uçaklarının ineceğine, Almanya'dan uçağa binip, Saltukova'ya inecekleri masalına inanırlar. Üstelik de bu masal devlet eliyle anlatılır... İnsanlarımız öyle bakarlar...
Filyos Vadi Projesi diye bir proje devlet envanterinde yer almazken, "-Filyos Vadi Projesini başlattık!" diye gözümüzün içine baka baka konuşan siyasetçilere ağzını açıp iki sözcük söylemeyen bu lafazanlar, afaki konular üzerinde ahkam keserler. İnsanlarımız öyle bakarlar...
45 Bin işçinin arı gibi çalıştığı ve Türkiye sanayisini sırtlandığı o coşkulu günlerden, 9000 işçili şamar oğlanı gibi itilip kakılan işçilerin aşağılanarak dışlandığı günlere gelinmişken, onurlu ve emekten yana bir duruş sergilemek yerine, iktidarın payandası bir sendika her gün makam saltanatı sürer, işçinin gıkı çıkmaz. Üstelik, 1500 işçi alınacakmış balonu üzerine neredeyse zil takıp oynarlar... İnsanlarımız öyle bakarlar...
Aşığın söylediği gibi; "Nesini söyleyim canım efendim / Gayrı düzen tutmaz sazımız bizim ..."
Gün gelecek, devran dönecektir. Bugün elsiz, kolsuz, dilsiz ve dirençsiz kendisine dayatılana razı olan bu halk, "halk" olduğunun bilincine varacak ve yakasına yapışan keneleri silkeleyecektir. Çünkü, bilinmelidir ki tarihin çarkı tersine dönmez, döndürülemez. Sular bendini yıkar ve akacak yolunu bulur.
Bugün bakan o halk, günü geldiğinde, görmesini de bilecektir.
....................................................................................................................
Su demiştik su... Yaşam için gereklidir! Doğa demiştik doğa, size de gerekli... Heeey!
Çeşme başında inekler bekleşiyor... Su akmalı, çeşme yalağı dolmalı, dolmalı ki içebilsinler!
Peki nerede su? Şeytan aldı götürdü, içemeden getirdi! Suyu inek içti, inek dağa kaçtı, dağda iki ayaklı hayvanlar... O iki ayaklılar ki çoğu kendini adam sanır. Para için, çıkarları için satamayacakları değer olmayan bu adamcıklar, yaşamın sonunu getirdiklerinin bile bilincinde olmaksızın; "Ben mi kurtaracağım? Bana ne?" gibi düşüncelerle davranırlar. Köylü pazarında, pazarcı kadınlarla pazarlık edip, elindeki binbir emek ürünü sebzeleri daha ucuza almaya çalışırlar. Kuyruğa girmez, makam arabalarına lök gibi oturup, o halkın zararına bir çok icraatın baş aktörü olurlar.
Bu susuzluk pat diye gelmedi. Bu yokluk, yoksulluk, yoksunluk akşamdan sabaha oluşmadı... Yıllar yılı halkın zararına, dünyanın zararına, ülkenin ve canlı yaşamının zararına verilen kararların bir yansıması bu.
Öleceğiz... Hep birlikte öleceğiz. Hem bu öyle bir ölüm olacak ki, yargılayanı, yargılananı ve hükmüyle tam bir trajik ölüm olacak. Hükmü doğa uygulayacak ve bizatihi bunun müsebbibi olanlar da içinde olmak üzere acı bir bedel ödeyeceğiz!
Bizler bu yaşananlar olmasın diye yaşamımızı ve insan emeğimizi koyduk ortaya hep! Dinlemediniz. Bizler insan olalım, yaşamı güzelleştirelim dedikçe, sizler oturduğunuz dalları kestiniz...
İnekler su bekliyor; onlar suçsuz. Balıklar su bekliyor; onlar suçsuz. Kuşlar temiz hava bekliyor; onlar suçsuz. Ağaçlar yağmur bekliyor; onlar suçsuz.
Suçlu ayağa kalk; son tükrüğümü tüküreceğim yüzüne!
Her köyde bir Ören Tarlası vardır; eğer biz varsak!
...................................................................................................
Dağlarda kızılcıklar oldu...
"Kiren" toplayıp, "nerdek" yapma zamanı!
Kızılcıklar, hombul erikleri, mürdüm erikleri, erkenci armutlar, koruk üzümler... Mevsim; yaz ve aylardan; Ağustos! Hepsi olgunlaştı...
Kış armutları, çakal erikleri, ekşi elmalar, yaban ayvaları, yemşenler, köpekgülü, göğemler... Biraz bekleyeceğiz.
Çekirgeler basmış tarlaları. Domuzlar mısır tarlalarına saldırıyor. Kurdukları sayvanlarda, ellerinde tüfekleri ve el fenerleriyle domuz bekliyor çiftçiler.
Kaplumbağalar azalmış, yılanlar görülmüyor, guguk kuşu sesini duyamıyoruz, yaban güvercinleri neredeyse bitmek üzere... Keklikler çoktan tükendi. Hele yaban tavukları, yaban kazları, yaban ördekleri artık hiç görünmüyor.
Acaba neden?
Heeey! Size soruyorum beyler! Duymazdan, anlamazdan geliyorsunuz ya bu soruyu size sorduğumu da domuz gibi biliyorsunuz? Nereye gitti bu doğanın doğal yaşamı? Yoksa, bilmediğimiz bir acayip tansık mı azalttı türleri? Yoksa, tanrı insanları cezalandırıyor mu? Yoksa, sizin doymak bilmez açgözlülüğünüz mü bu sonuçları doğurdu?
Kızılcıklar oldu! Ben dağlara doğru yürüyüp erik topladım, kiren yedim. Kuşlarla söyleştim, mantarlara selam verdim, meşe ağacına takıldım, ıhlamuru fırçaladım, kargalarla dalga geçtim, kaplumbağanın birisine "moruk" dedim, çalıya takıldım, türkü söyledim... Dağlar kucakladı beni! Havasını soludum...
Bir de bağıra bağıra sövdüm! Enine, boyuna, aşağıdan, yukarıdan, her yönden iyice sövdüm!
Kimlere mi? Bu bir sırdır; söyleyemem!
...................................................................................
guguk kuşu
guguk kuşunu dinledim sensiz
bir hüzün çöktü içime üzüldüm
sürgün bir bulut gibiydim dağlarda
ertelenmiş yağmurlar taşıyan
"gu-guk... gu-guk... gu-guk!"
yuvası dağılmış hoyratça
sesini dinler dağlar taşlar
"gu-guk... gu-guk!"
her parçası hınç yüklenmiş hücreler
dağ mantarları su ve rakı
su ve rakıyla seslenen dizeler
dizelerle dile gelen sevda
guguk kuşunu dinledim sensiz
bir yorgunluk çöktü kaşlarıma
yaşadım diyebilmek ne güzel
gözlere yüklenen düşleri paylaşmak
"gu-guk..."
"gu-guk..."
"gu-guk..."
guguk kuşunu dinledim sensiz
oysa sen hep yanıbaşımdaydın
ellerinde güller vardı dağ laleleri
guguk kuşunu dinledim sessizce
bir akşamüstü yüreğim kanadı
bir sızı düğümlendi boğazıma
"gu-guk..."
guguk kuşu sustu...
.....................................................................................................................
MAYMUN ŞAŞKINLIĞI
Bir maymun balon şişiriyor. Balon şiştikçe heyecan artıyor. Diğer maymun, şişen balondaki değişimden mi yoksa diyalektik düşünüp, patlama olasılığı olan balonun yaratacağı gürültüden mi bilinmez korkuyor! Heyecanla karışık bir korku ve şaşkınlık...
Maymun ne bilir esneyen cisimlerin basınç altında ya da sıcaklık etkisiyle genişlediğini. Ne bilsin, yalnızca havadan oluşan bir şişkinliğin yapacağı patlama ancak sesten ibarettir. Ne bilsin, birileri hava balonu şişirip patlatır ve bunu akıl edemeyen diğerleri bir şey var sanıp ölçüsüzce korkar. Nereden bilsin kimyayı, fiziği, basıncı, atmosferi...
Bilinen bir şey var ki, devran bildik kısır döngü üzerine dönmektedir. Devran dönecektir. Su yoluna akacaktır. Mecrası bilinmeyen arazide yolu sınama yanılma yoluyla bulur su. O nedenledir ki mecra peşindedir tüm aklı erik olanlar. Üstelik de tüm çoraplar yalnızca bu kurnazlık üzerine örülür az gelişmiş toplumlarda...
Maymunlar evrimleşecek, gelecek güzel günlere bilimin ışığında yürüyecektir insanlık. Toplumsal evrimin tarihsel süreçlerinde yaşanan tıkanıklıkların yarattığı basınç geçicidir. Zaman dolup, gün gelip, tamama erdikte tohum, dedik ya su yolunu bulacaktır. Bu arada da böbürlenen böbürlenene olacaktır. Zamanın zembereği hükmünü koyacaktır ya köprülerin altından ganimet su akmış olacaktır.
Efendim, ne demek istedim şimdi bunları yazarak?
Sözün özü, 1 Mayıs İşçi Marşındadır yanıt! Bu marşı bilen bilmeyene anlatıp, aydınlanmaya bir katre de olsa katkı koyabilir. Yoksa, ya şimdi konuş, ya sonsuza dek sus!
Ben maymunları, ayıları, kargaları, dutu, elmayı, kızılcığı, böğürtleni ve güneşin doğuşunu batışını seviyorum. Bir sabah, güneşin doğmayacağını, kimilerinin dünyasal böbürlenmelerinin toprakla buluşmaya yabanıl durduklarını da! Doğa hükmünü verip soluk bittiğinde adam gibi ölmeyi beceremeyecek aşağılık yaratıkların utançlarının arkada kalanlara miras olacağını da...
......................................................................
Nasıl bir Türkiye özlüyorsunuz?
İran İslam Cumhuriyeti'nde bir genç kız, Tahran TV'ye çıksa ve; "Ben İmam Humeyni'yi sevmiyorum. Fakat, Mustafa Kemal Atatürk'ü seviyorum. ABD, İran'ı işgal edip, yönetmiş olsaydı daha özgür olurdum..." dese, nasıl bir yaptırımla karşılaşırdı?
Bu soruyu, Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türkiye İslam Cumhuriyeti'ne dönüştürmeyi kendisine siyasal bir düşünce olarak hedef seçmiş olan yurttaşlarımıza soruyorum. Bu soruya verilecek yanıt son derece önemlidir.
Türkiye Cumhuriyeti'nde yayım yapan bir TV programına katılan "türbanlı" bir genç kız, yukarıdaki cümlede M.K.Atatürk, İmam Humeyni ve ABD adlarına değiştirerek söylemiş, hakkında dava açılmış ve büyük olasılıkla bu davranışına uygun hukuksal bir yaptırımla karşılaşacaktır. Yani, kimse o genç kızı, Ankara Kızılay Meydanında, inşaat vincinin halatına takarak asmayı düşünmeyecektir.
İşte, Atatürk Türkiye'sinin çağdaşlığı da burada yatmaktadır... Sözün tam burasında, Anayasanın o çok bilinen değiştirilemez maddesini anımsatmak istiyorum; "Türkiye Cumhuriyeti, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir".
Yandaki fotoğrafa bakın. Epey bir kısmını dışında tutarak söyleyebiliriz ki, bu "türban" bayraktarlığı yapanların istedikleri, bu siyasal simgenin toplumun tamamını kaplamasıdır. Özgürlük olarak söyledikleri bu istem, özgürlük karşıtlığının ta kendisidir. Çünkü, gene komşu İran İslam Cumhuriyeti'nden örnek verirsek, Tahran'da başı açık hiçbir kadın sokağa çıkamaz. Oysa, Ankara sokaklarında nasıl bir giysiyle dolaşacağınızı denetleyen bir görevli ya da toplumsal baskı göremezsiniz.
Aşağıdaki fotoğrafa bakın... Ne kötü değil mi? Tektipleşmiş insanlardan oluşmuş bir toplumda yaşamanın sıkıcılığını bir düşünün...
Biz, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşları olarak, en alttaki, renkli kalemler gibi bir toplumsal örgüyü savunmalı, farklılıkları korumalı, hoşgörü alanımızı genişletmeliyiz.
"Ee, öyleyse türbana niye karşı duruyorsun?" gibi bir soru olsa olsa okuduğunu anlamama, anladığını anlamazdan gelme olarak yorumlanabilir...
"Tektipleşmeye değil, çoksesliliğe ve çok renkliliğe taraf olmak gerekmez mi?"
......................................................................................................
"Bu diken gülünü koparalım" dediler.
"Kurtuluruz bu diken gülünden!" diye düşündüler...
Ancak, bu diken gülünün tek başına bir huysuz dikenli çiçek olmadığını gördüler! "Meğer bunlar bir tarla dolusuymuş" dediler. Kızgınlıkları geçmedi... Geçmesini de beklemiyor kimse.
İyi de, 54000 (Ellidörtbin) ton toprak alınan ve üstelik de pis bir çarkın utanç verici bir halkası olan o doğa katliamı öylece, bir yaban gülü gibi duruyor orada! Bu hiç mi umurlarına değil? Hiç mi hangi değirmene su taşıdıklarını sorgulamıyorlar? Hiç birisi bu suçu ağızlarına alamıyor! Bu kadar mı sevgisizlik bürümüş yüreklerini?
Diken gülleri çoğalacak... Çoğalacak, çoğalacak! Bir gün diken güllerinin sayesinde, dikensiz gül bahçesinde gezme düşü sona erecek! Buna adım gibi eminim!
"Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar!
Güneş ufuktan şimdi doğar,
Yürüyelim arkadaşlar..."
........................................................................................................................
Büyük Atatürk! Gözlerinin mavisini, saçlarının sarısını, yüreğinin inceliğini görüyorum her bakışta... Senin çizgini biliyorum. Seni bildiğimden beri bu ülkeyi, bu insanları sevmenin ne demek olduğunu bilincimde duyumsuyorum...
Senin için ödeyemeyeceğim bedel yoktur!
ÇAYCUMA... ÇAYCUMA... ÇAYCUMA...
1973 Yılında geldiğim, küçük, küçücük Çaycuma... 2008'de içinde yaşadığım ve bu yaşamak fiilini fiili olarak elimden almaya çalışanların karanlık düşler kurduğu Çaycuma! Sen var oldukça ve ben henüz son soluğumu vermediğim sürece sen bana ben sana mahkumuz!
"Seni zehirli bir çiçek gibi kokluyorum Zonguldak" demişti Behçet Kalaycı. Aynı dizeyi Çaycuma için ödünç alıp kullanmamda bir sakınca yoktur; "Seni zehirli bir çiçek gibi kokluyorum Çaycuma!"
Çok söze gerek var mı bilmiyorum ya, bu fotoğraf söylenmesi gerekeni söylüyor. Çaycuma'yı aynen bu fotoğrafta olduğu gibi görüyorum; "Kuru dallar arasında, yapraklı ağaçlar mevsimini yaşaya çalışan, tarih 7 Haziran olmasına karşın, bakıldığında havası bulanık görülen Çaycuma!"
Ya da aşağıdaki fotoğraf gibi... Dikenlerin ve kır çiçeklerinin görüntüsünü dekor yaparak gördüğüm Çaycuma!
Seçim sizin! Beğenin beğenin düşleyin...
Çaycuma kendi arıtma sistemini kurup, tüm kirli atıklardan arındıracaktır kendisini. "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"
20 Nisan 2008 Yeniköy / Ören Tarlası
Yukarıda gördüğünüz, başlamış ama bitirilememiş katliam, o yol boyunca, o genişlikte sürdürülüp, dağın öte yakasına kadar gidecekti. Beni anlıyor musunuz?
Alttaki fotoğraf, 1984 yılına aittir ve öğretmenlerinin sürgün edildiğini duyan öğrencilerce gönderilmiştir. Elbette onlar şimdi birer kocaman adam. Yüreklerindeki o sıcaklığın öylece yaşadığını söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Sanırım insan sıcaklığı denen şey bu olsa gerek!
O yıllardaki öğrencim Semih Kurt şöyle yazmış; "Dutlu Köyünden, bugün internet haberlerde geçen haberle irkildim ve dedim ki 'Bu benim öğretmenim!' ve bazı düşüncelerimi yorum bölümünde paylaştım..."
Biz bir koca dünyayız çocuklar! Bu yürek yaşadığı sürece bu koca dünyayı zenginleştirecektir. Bu yüreğin sıcaklığını söndürmeye çalışanlarsa bu dünyayı yoksullaştıracaklardır...
Sizleri gözlerinizden öpüyorum oğullarım!
Ne bilir onlar insan yüreğinin sıcaklığını? Ne bilirler bir çocuğun gözyaşlarının ne duygular gizlediğini? Kendi çocuklarının saçını bile okşarken bir görevi yapıyormuş kuruluğunu yaşayanlar, ne bilirler bu yurdun o güzelim çocuklarını kendi çocuğu bellemeyi?
Sizin gözlerinizden akan yaşlar üzüyor beni. Yüreğimi yakan o! Gerisi onurumdur!
Havalar ısındı. Hep birlikte pikniğe gideceğiz. Bilirsiniz yaprak sarmasını çok severim. Pirinçli ve acısı az önde... Coca Cola yasak; ayran içeceğiz. Oturduğumuz yerde çöp bırakmak, otları yolmak, dalları kırmak yok!
Şarkı söylemek, şakalaşmak, haykırmak serbest!
Emir cümlesi kurmak, küsmek, üzülmek yasak!
Güneşi uğurlamak kutsanacak, akşam sevgiyle karşılanacak...
Akşamı sizinle karşılayamamak acısı burkacak yüreğimi...
Biliyorum buz gibi bir rüzgar esti sınıfta. Tomurcuk yüreğinizin üzerine hoyrat bir el düştü ve ağladınız; "Öğretmenimizi istiyoruz!"
Ben sizinleyim çocuklar... (Pardon ben size hep; 'Arkadaşlar!' diye seslenirim) Ya, koparıp atarlar beni bu meslekten, ya da ben sizinle tamamlarım yılları. Bir üçüncü seçenek yok!
.......................................................................................................
"kuşlar, kelebekler, kertenkeleler, yılanlar, kaplumbağalar, püllenler, hasancık kuşları, salyangozlar, üveyikler, kın kanatlı uç uç böcekleri, karıncalar, mantarlar, kuzukulağı, acıkulak otları, yemşen dikenleri, acımuk elmalar, yaban ayvaları, ağu çiçekleri, bakallar, dimdim kuşları, karaçal dikenleri..."
Sizler için ödeyemeyeceğim bedel yoktur!
Bu doğa kıyımı sürseydi, alttaki arı kovanları orada olamayacaktı... Arı kovanlarında biriken balı satarak evine ekmek alan Adem Ağabeyin bir yanı eksilecekti... Şimdi o arı kovanları hala orada ve bal topluyorlar...
Sizin için ödeyemeyeceğim bedel yoktur!
Aslolan huzurlu uyumaktır. Çocuklarına, onur duyacakları bir gelecek bırakmaktır. Ben oğluma tertemiz bir gelecek bırakıyorum.
Ben, bu ülkeyi, insanları ve doğayı sevme suçunu işledim. Bunu taammüden ve bilinçle yaptım. Bu suçu işlemeyi sürdüreceğim. Bu topraklara, babamı, annemi, oğlumu ve dostlarımı gömdüm. Ben de günü gelince onların yanına gideceğim. Göğsümü gererek gideceğim. Onurla, başım dik gideceğim...
Yeniköy için ödeyemeyeceğim bedel yoktur!
Bir şiirin izdüşümünde büyüyen dağlar...
EY ÖZGÜRLÜK
Okulda defterime, sırama, ağaçlara... Yazarım adını!
Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara... Yazarım adını!
Yaldızlı imgelere, toplara tüfeklere, kralların tacına,
En güzel gecelere, günün ak ekmeğine... Yazarım adını!
Tarlalara ve ufka, kuşların kanadına, gölgede değirmene yazarım.
Uyanmış patikaya, serilip giden yola, hıncahınç alanlara adını...
Ey özgürlük!
Kapımın eşiğine, kabıma kacağıma, içimdeki aleve,
Camların oyununa, uyanık dudaklara... Yazarım adını!
Yıkılmış evlerime, sönmüş fenerlerime, derdimin duvarına,
Arzu duymaz yokluğa, çırçıplak yalnızlığa... Yazarım adını!
Geri gelen sağlığa, geçen her tehlikeye...
Yazarım ben adını, yazarım!
Bir sözün coşkusuyla, dönüyorum hayata,
Senin için doğmuşum haykırmaya...
Ey özgürlük!
Paul ELUARD
........................................................................................................................................
"Biz bu topraklarda doğduk, bu topraklarda beslenip büyüdük, bu topraklara gömüleceğiz! M.K."
"Geleceğin güzel günlerini istemek yetmez. Her birey, emeğini aydınlık yarınları oluşturma savaşımına katmalı. Çocuklarımıza övünecekleri bir ana baba, torunlarımıza gurur duyacakları bir ata olmanın yolu, evrensel doğruların ve insancıl bir yaşamın safında yer alıp, katkı koymaktan geçer! M.K."
"Gerçekte Çaycuma'nın belli bir gündemi yoktur. Çoğunlukla da olmamıştır. Birileri bir şey söyler, diğerleri de onu konuşur. Çaycuma'da gündem genellikle böyle oluşur. Çaycuma'da yaşayan ve kendisini bu şehirden sorumlu duyumsayan yurttaşların en önemli önceliği, gerçekçi gündemleri oluşturup, bu gündemi bu şehri yönetme savında olanların gündemine taşımak olmalıdır. M.K."
....................................................................................................................
|